DEVLET VE ADALET ÜZERİNE BİR DENEME



DEVLET VE ADALET ÜZERİNE BİR DENEME
                                                              Hakan AKÇİN

Tarihin erken dönemlerinden itibaren yaşamakta olan Türkler, daima bir devletleşme sürecine girmiş ve dünyanın çeşitli yerlerinde hüküm sürmek suretiyle devletler kurmuşlardır. Hiç şüphesiz ki bir devletin yaşayabilmesi için sosyal, kültürel, ekonomik ve toplumsal yapının birbiri içerisinde harmanlanması gerekmektedir. Bu yazıda Türklerin ve İslam uygarlığının adalet sistemi tartışılmaya çalışılacaktır.
      Her devlet var olabilmek amacıyla “toplumsal uzlaşı” formülüne ihtiyaç duymuştur. Bu uzlaşıların genel adı ise “Anayasa” olarak belirtilmiştir. Belirtmek isterim ki devletlerin yıkılış süreçleri derinlemesine işlenirse ekonomik nedenlerin yanında “adalet” müessesesinin mütecaviz girişimlerle yok olmasına da bağlı olduğu görülecektir. “Devlet var olmak istiyorsa adil olmalıdır” düsturu ile yola çıkılır ise toplum içerisinde yaşayan halklar da var gücü ile devletinin varlığını temin etmek için çalışırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hicret’in ilk yıllarında “Medine Sözleşmesi” adı altında bir mukavelename imza etmiştir. Bu Medine Halkı’nın yerlileri ile yapılan sözleşmenin adıdır. Yapılan sözleşme de dikkat çeken husus ise Medine Halkı’nın büyük çoğunluğunun gayri-müslim olmasına rağmen onların ve müslüman halkın “ne olursa olsun” haklarının gözetileceği ve hiç kimseye adaletsizlik yapılmayacağının garantisidir. İşte İslam Dini ve Peygamberi evvela insanlar arasındaki “hak” duygusunun nasıl işlerlik kazanmasını bu şekilde insanlara tahayyül ettirmiştir. Nitekim Yüce Allah; Kuran-ı Kerim de Nisa Suresi 58. ayetinde “ Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” ayeti kerimesi ile hak ve hukukun ne kadar önemli olduğunu insanlara böyle tarif etmiştir. Mamafih Hz. Ömer kendisine bağlı bulunan Şam Valisi’ne “Gerektiğinde Camiyi yık ama sakın adaleti yıkma” diyerek bunun ne kadar ehemmiyetli olduğuna vurgu yapmıştır.
Türkler dünyada adalet denilince ilk akla gelen milletlerden birisidir. Ve adalet terk edildiği vakit kim olursa olsun mutlaka karşısında durmuşlardır. Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah ve bazı valileri halka ağır vergiler yükleyince vezir Nizamülmülk “ Adaleti terk ettiğiniz gün devletin yıkılışı tecelli edecektir” diyerek sultanı uyarmıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasına bakılırsa “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunun altında derin bir hukuk felsefesi yatmaktadır.
 Türk Tarihi’nin en şanlı safhaları Osmanlı Devleti’nin hükümranlık sürdüğü zamanlara atfedilmektedir. Fakat buradan itiraf etmeliyiz ki Osmanlı Devleti de özellikle Kanuni Sultan Süleyman ile başlayan ve sonra ardı arkası kesilmeyen adaletsiz uygulamalara sahne olmuştur. Bunu kesinlikle “osmanlı düşmanlığı” güderek söylemiyorum. Bilakis bağlı olduğum medeniyete saygı duyduğum için belirtiyorum. Fatih Sultan Mehmet’in meşhur “Fatih Kanunnamesi” sadece kardeş katli ile örtüştürülmemelidir. Orada kadı tayinlerinden, vezir rütbelerine, alınacak vergilerin miktarından tutunda kimden ne kadar vergi alınacağına kadar her şey karara bağlanmıştır. “Kimden ne kadar vergi” alınacağı hususu aslında Osmanlı Devleti’nin halk arasındaki hakkı nasıl temin ettiğinin ispatıdır. Günümüze uyarlayacak olursak; bir çiftçi ile Cumhurbaşkanı olan kimsenin vereceği verginin aynı olması ne kadar adildir. Veya şirketler zinciri olan kimselerin bir memur veya asgari ücretli kişilerle ödediği verginin adaleti nereye sığar. İşte altı asır boyunca hüküm sürmenin altında bu “incelik” yatar. Sadrazam olacak kişi hangi aşamalardan geçtikten sonra o rütbeye yükselecek, padişahın yıl içerisindeki harcamaları ne kadar olacak her şey “kadı” önünde tespit edilirdi. Ve asla kimseye iltimas geçilmezdi. Kanuni Sultan Süleyman’a Avrupalılar tarafından verilen “Kanun” ismi aslında kanun koyduğu için değil, “kanunlara riayet ettiği” için konulmuştur. Fakat daha sonra yaşanan hadiselerde bilhassa adam kayırma, torpil ve rüşvet olaylarının yaşanması devletin adalet sisteminin bozulmasına neden olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk yakın arkadaşlarına çektiği bir telgrafta “Osmanlı Devleti’nin halini anlamak için Endülüs’ün yıkılışına bakınız” demiştir. Peki Endülüs’ü yıkılma sürecine götüren olaylar nelerdir?
1- Devlet içindeki kabile ve kavim çatışmaları,
2- Hak etmediği halde insanlara makam mevkii verilmesi
3-Rüşvet ve yolsuzluğun artması
4- Halkın hukuka olan güveninin sarsılması ve buna bağlı olarak halk ile yönetimin birbirinden uzaklaşması...
Yukarıda da belirttiğimiz üzere devletleri yıkılış sürecine götüren temel olaylardan birisi “hukuksuzluktu”. 1215 Magna Carta İngiltere de halka ağır ve kanunsuz vergiler yüklenmesi üzerine olmuştur. Roma da halk İmparator’un adil olmayan uygulamalarına karşı gelmek için isyan etmiştir. Osmanlı Devleti’nde baş gösteren isyanların birçoğu haksız alınan vergilerden dolayı çıkmıştır. Fakat belirtmek de lazım gelir ki Osmanlı’nın en kötü devrinde dahi gayri-müslim tebaa adalet için Osmanlı Kadılarına müracaat etmiştir. Yani tamamen bir adaletsizlik ortamı yoktur, “adaletin unutulduğu bir ortam” vardır.
 Tekraren belirtmek gerekir ki “Devletin ziyneti Adalettir” “Adalet Mülkün Temelidir” düsturu ile hareket edip ne olursa olsun hukuku ve adil olanı aramak bizlere birincil vazifedir. Atalarımız bu işi böyle yaparak dünyaya sadece kılıç ile değil, gönül hoşluğu ile de hükmetmişlerdir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kutlu Fetih

ANNE